Kanadalı
araştırmacı Ethel G. Stewart, 250 bin nüfuslu Navaho kabilesinin Orta
Asya Türkleri'nin konuştuğu Atabaşkan dilini konuştuğunu gösterdi.
Kızılderili ve Türk Dillerinde Kullanılan Ortak Kelimeler
Kızılderili atasözleri, deyimleri ve özlü sözleri:
Arkamda yürüme, ben öncün olmayabilirim. Önümde yürüme, takipçin olmayabilirim. Yanımda yürü, böylece ikimiz eşit oluruz.
Yeryüzüne iyi muamele et! O babanızın malı değil, onu çocuklarınızdan ödünç aldınız.
İnsan tabiattan uzaklaştıkça kalbi katılaşır.
Ölüler güç ve bilgilerini beraberinde götürmez, yaşayanlara ilave eder.
Herbirimizin farklı bir rüya gördüğünü hatırlatmakta fayda var.
Şeytan hakkında konuşmayın.Gençlerin kalbinde merak uyandırır.
Gözün ile değil, yüreğin ile hüküm ver.
Düşmanımı cesur ve kuvvetli yap! Eğer onu yenersem utanç duymayayım.
Fakir olmak, şerefsiz olmaktan daha küçük bir meseledir.
Doğum
yapan herşey dişidir. Kadınların ezelden beri bildiği kainatin
dengelerini erkekler de anlamaya başladıkları zaman, dünya daha iyi bir
dünya olmak üzere değişmeye baslamış olacaktır.
Eğer
herkes bir başkası için bir şey yaparsa dünyada ihtiyaç içinde kimse
kalmaz. Sadece bir kişiye yardım et! Şimdiki usul bu değil ama
inanıyorum, insanlar bu yolu öğrenecekler.
İnsanın gözleri öyle kelimelerle konuşur ki dil onları telaffuz edemez.
Yanlışı gören ve önlemek için eli uzatmayan yanlışı yapan kadar suçludur.
Yapmamız gereken: her şeyi eski sadeliğine döndürmektir, böylece bozulan düzenimiz yeniden kurulacaktır.
Kızılderililerin tarihi:
Kızılderili, Kuzey Amerika yerlilerine verilen genel isimdir. Buzul
çağının en şiddetli döneminde, M.Ö. 34,000 M.Ö.30.000 yıllarında,
dünyadaki suyun önemli bir bölümü büyük kıtasal buz katmanları
halindeydi. Bunun sonucunda, Bering denizi bugünkü düzeyinden yüzlerce
metre daha aşağıdaydı ve asya ile kuzey amerika arasında, adına
Beringia denilen, bir kara köprüsü oluştu. Beringia’nın en geniş
döneminde 1.500 kilometre kadar olduğu sanılıyor. Nemli ve ağaçsız bir
tundra olan bölge, otlar ve diğer bitkilerle kaplıydı ve bu da ilk
insanların yaşamak için avladıkları büyük hayvanları çekiyordu.
Kuzey
Amerika’ya ilk erişen insanlar, yeni bir kıtaya ayak bastıklarını hemen
hemen kesinlikle bilmiyorlardı. Herhalde, atalarının binlerce yıldır
yaptığı gibi Sibirya kıyılarında av peşinde koşuyorlardı ve sonra da
kara köprüsünü aşmışlardı.
M.S ilk yüzyıllarda, bugün Arizonada
Finiks kentinin bulunduğu yöreye yakın yerleşim birimlerinde, top
oynamak için alanların ve Meksika’da bulunanlara benzeyen piramit
biçimli kümbetlerin yanı sıra kanal ve sulama sistemleri kuran
Hohokumlar yaşıyordu. Şükran gününün anlamı 1620'lerde
Avrupa'dan yerleşim için ilk kez May Flower (Mayıs Çiçeği) gemisiyle
ABD’ye gelen pligrimler (yerleşimci ve hacı) ilk geldiklerinde aylarca
süren yolculuklarından dolayı yorgun, hasta ve açtırlar.Kızılderililer
onları karşılar ve yiyecek verir, hindi avlamasını, mısır ekmesini
öğretirler. Üç yıl sonra İngiliz Vali William Bradford büyük bir yemek
hazırlar ve Kızılderililer’i çağırır. Kızılderililerin şefi massoit 90
kişiyle bu törene katılır.
O günden sonra her hasat sonrasında
yemek geleneği sürer. 1863’de Başkan Abraham Lincoln Şükran Günü’nün
ulusal bayram olmasını önerir, ancak bu öneri, 1941’de Kongre’de karara
bağlanır ve her yılın kasım ayının son perşembesi Şükran Günü olarak
ulusal bayram ilan edilir.
İlk yerleşimciler Semioller,
Çerokiler ve Mişuki kabileleri ile karşılaştılar. İspanyol kaşifler ise
Kaliforniya'da Soson, Payitu, Kahula, Mevuk ve diğer bazı kabilelerle
karşılaşmışlardır. 19. yüzyılda, Avrupalı kaşifler batıya doğru göç
ederken Kızılderili kabileleri kendi topraklarından sürmüşlerdir. Bu
dönem batıda Apaçi, siyu ve Komançi ve diğer kabilelerle yapılan utanç
verici savaşlar dönemidir. Bu savaşlardan geriye kalan çok az sayıda
yerli ise, Rezervasyonlarda (kızılderililer için ayrılmış araziler)
olarak bilinen küçük bir alanda yaşamaya mecbur edilmişlerdir.
Bugün ABD'de hükümet tarafından resmen tanınan 554 Kızılderili kabilesi vardır.
Kızılderililer 1952 yılına kadar Rezervasyon denilen toplama kamplarında yaşamışlardır. Rezervasyonlar (Toplama Kampları) Amerika’da
ilk kızılderili yerleşim bölgeleri, 1840’lı yıllarda oluşturuldu. O
yıllarda, Avrupa kökenli Amerikalılar, ülkenin batı bölgelerine
yerleşmek için kızılderili kabilelerini de önlerine katarak
ilerliyordu. Kızılderililer, doğup büyüdükleri toprakları terk etmek ve
“reservation” adı verilen, anavatanlarından çok daha küçük bölgelere
yerleşmek zorunda bırakıldı.
Günümüz ABD'sinde Kızılderililerin
yaklaşık % 85'i rezervasyonların dışında yaşıyor ve her büyük kentin
kendi Kızılderili toplumları var.Amerika’da 300’den fazla kızılderili
yerleşim bölgesi bulunmaktadır.
ABD'de ekonomik olarak 3 büyük
kabile var: Missisppi Choctawlar (5 bin kişi. kasino, hoparlör işleri
yapıyor) Oklahoma Choctawlar (35 bin kişi. Kumarhane, benzin istasyonu
ve oteller zincirleri var) ve Oklahoma Chickasawlar (200 bin kişi).
Rezervasyon
bölgeleri dışındaki ilk yatılı okulda 1879'dan 1918'e kadar okuyan
yaklaşık 10.000 Kızılderili çocuk; medenileştirilme hedefi ile kendi
yerli dillerini konuşan ve kültürlerinin diğer yönlerini korumaya
çalışan öğrencilerin cezalandırmaya dayandığı bir ortamda
yetiştirilmişlerdir.
Meksika
ormanları içinde taş yapılardan oluşan büyüleyici ve görkemli kentlere,
piramitlere, gözlemevlerine ve tapınaklarına imza atan, hakkında hala
pek az şey bildiğimiz bu uygarlığın sakinleri, en çok da, astronomi ve
matematik alanlarında çağlarını fersah fersah aşan bilgileri ve hassas
hesaplamalarıyla bilim adamlarını şaşırttı.
Orta
Amerika'da, Guatemala ile Meksika arasında, ağırlıklı olarak da Meksika
Körfezi'ne doğru uzanmış Yucatan yarımadasının cangılları içinde köklü
ve güçlü bir uygarlık yaratan Mayalar, belki de Yeni Dünya'nın en
ilginç ve en şaşırtıcı toplumlarından biri. Onbeşinci yüzyıla girerken
nedenleri bugün de henüz tam olarak çözülememiş bir gerileme ve çöküşü
yaşayan ve tarih sahnesinden silinen bu uygarlığın izleri, geriye doğru
İsa'dan önce altıncı yüzyıla dek sürülebiliyor. Sahip oldukları
kültürel mirasın büyük oranda, aynı bölgede İsa'dan önce 1600
dolaylarında ortaya çıkan Olmek kültüründen kaynaklandığı düşünülüyor.
Etnik ve kültürel kökenleri üzerine çok fazla soru işaretinin bulunduğu
Olmeklerin ise yine Meksika Körfezi kıyılarında günümüzden yaklaşık beş
bin yıl önce ilk yerleşim merkezlerini kuran La Venta ve San Lorenzo
sakinlerinin mirasçısı olduğu yolunda çoğu tarihçi ve arkeolog görüş
birliği içinde. Bir başka deyişle, İspanyollar fetih gemileriyle çıkıp
gelene dek El Salvador'dan Meksika'nın kuzeyine kadar uzanan bölgede
yaklaşık 4500 yıl hüküm süren bir kültür söz konusu burada.
MAYA GÜNLERİ
Maya takviminde 20 farklı gün var.
MAYA TAKVİMİ
Maya
ve Olmek uygarlıkları, yirminci yüzyıl boyunca arkeolog, antropolog ve
tarihçilerin ilgi odağı oldu. Hala pek az şey bildiğimiz bu uygarlığın
sakinleri, en çok da, astronomi ve matematik alanlarında çağlarını
fersah fersah aşan bilgileri ve hassas hesaplamalarıyla şaşırttı bilim
adamlarını.Yıldız gözlemciliğinde ve gök cisimlerinin hareketlerine
ilişkin hesap ve çizimlerde günümüz uzmanlarına bile parmak ısırtan
sonuçlara ulaşmışlardı. Basit ve ilkel bir mısır tarımı üzerine bütün
ekonomisini kurmuş, cılız ve yoksul bir halk için alışılmadık bir
ilerlemeydi bu. En önemli ve somut ürünü de, gök cisimlerinin
hareketlerinin kaydedildiği günlükler ve astronomi arşivlerindeki
bilgiyi kullanarak oluşturdukları, bugün 'Maya Takvimi' olarak bilinen
zamanı ve göksel döngüleri ölçme sistemleriydi.
Bu
takvimlerden biri, Tzolkin (Gün sayımı) adı verilen, amacı ve anlamı
bugün hala tam olarak deşifre edilememiş, 260 günlük bir süreci temel
alıyordu. Bir diğer takvimleri, bugün bizim kullandığımız güneş
takviminin bir benzeriydi ve 20'şer günlük 18 ayın oluşturduğu 360
güne, '5 isimsiz gün' ekleyerek elde ediliyordu. Bu iki takvim, 52
yıllık bir döngü içinde kombine ediliyor ve 'Takvim Turu' adı verilen
bir başka zaman dilimine erişiliyordu. Ama Maya ve miraslarını
devraldıkları diğer Orta Amerika uygarlıkları için en önemli takvim,
çok daha uzun zaman evrelerini hesaplayan ve 'Uzun Hesap' olarak
adlandırılan çevrimlerdi hiç kuşkusuz.
Orta
ve Güney Amerika uygarlıklarının hemen tümünde, Hint uygarlığında
olduğu gibi, insanlık tarihinin belli uzunluktaki 'dünya çağları'
halinde süregittiği anlayışı egemendi. Bunun izlerini Olmek, Maya,
Aztek, İnka gibi uygarlıkların hepsinde ve Navaho ya da Hopiler gibi
kimi Kuzey Amerika halklarında da görebiliyoruz. 'Uzun Hesap' denen
takvim sistemine göre, insanlık tarihi, her biri Maya ölçüm sistemine
göre '13 Baktun' (bizim yıl ölçümlerimizle 5125,36 yıl) süren dört
büyük evreyi geride bırakmıştı ve beşincisinin içindeydi. 'Güneşler'
olarak adlandırılan bu çağlardan, şu an içinde yaşadığımız ve sonlarına
yaklaşmakta olduğumuz 'Beşinci Güneş' çağıysa, yine bizim gregoryen
takvimimize göre, 2012 yılının Aralık ayında sona erecek.
Arap mitolojisi, Arapların antik inançlarının bütünüdür. İslam öncesi ve İslam'ın ilk ortaya çıktığı dönemlerde, Arap yarımadasındaki Araplar aynı politeistik unsurlara sahip farklı birer mitolojik inanç yapısına sahiptiler. Özellikle Mekke ve Mekke'deki Kabe, Arap mitolojisi için merkez nokta sayılabilirdi; bugün İslam'ın ve böylece de "tek tanrı"nın sembolü haline gelmiş olan Kabe, o dönemlerdeki politeistik inançta önemli bir yer teşkil etmekteydi. İçinde barındırdığı putlar, ki bu İslam tarihince de doğrulanmaktadır, ve sarmalandığı cin, yarı tanrı sembolleri bunun en büyük kanıtıdır.
Tanrılar ve Etkileşimler
Arap mitolojisinde bugüne kadar ulaşmış bazı tanrı ve
tanrıça isimleri vardır. Çeşitli kaynaklardan bunların doğası ve
rolleri hakkında bilgi edinilebilmektedir. Bunların en tanınan ve Kur'an'da da ismi geçen üç tanesi, zaman zaman Tanrı'nın kızları olarak da anılmış olan el-Lât, el-Uzzâ ve el-Menât'dır.
İslami kaynaklar Arap mitolojisinin temelini monoteist bir yapıdan
aldığını öne sürer ve bu tanrıçalar gibi o dönemlerde tapılan çeşitli
tanrı ve tanrıçaların isimlerinin kökeninin Allah sözcüğü olduğunu öne
sürmektedirler. Her ne kadar Arap mitolojisinin monoteistik bir yapıdan
türediğine dair kesin bilimsel kanıtlar olmasa da, Allah sözcüğünün o
dönemde kullanıldığı bilinmektedir ve etimolojik açıdan bu isimlerin
Allah isminden türemiş olması olasıdır.
Etkileşimler
Arap mitolojisine dair bilinen gerçeklerden biri de özellikle Mezopotamya mitolojisinden
fazlasıyla etkilendiğidir. Zaten coğrafi konumları gereği herhangi bir
etkileşimin olmayışı düşünülemez. Sadece Mezopotamya mitolojisi değil,
dönemde çevre bölgelerde yaşayan toplulukların mitolojileri ve
inançları da Arap mitolojisini büyük oranda etkilemiştir.
Sıklıkla ismi ortaya çıkan ve hakkında en çok bilgi
bulunan mitolojik figürlerde bu kültürel ve bölgesel çeşitlilik ve
yaygınlık aşikardır. Ayrıca, el-Lat, el-Uzzâ ve Menât'a Palmirliler de tapınmaktaydı.
G. Ryckmans'a göre tanrıça el-Lât, Semûd, Safaî ve Lihyanî kavimlerine ait kitabelerde adı geçen tanrıça İlât ile aynıdır. el-Lât'ın ismi Palmir ve Nabat kitabelerinde de geçmektedir. Güney Arabistan'da rastlanan ve el-Lât'a gönderme yapan kişi isimleri güney Arabistan'da da el-Lât'a tapıldığına dair kanıt olabilir. [2]
Palmirlilerin de tapındığı bir başka ortak tanrıça el-Uzzâ idi. Ayrıca Azizo adında tapındıkları bir tanrıları daha vardı. Bunların dışında Suriyelilerde de Venüs'ü sembolize eden el-Uzzâ göğün kraliçesi olarak mevcuttu.
Menât da Nabat kitabelerinde geçer ve Semud kavmi tarafından da bilinirdi.
Bunların dışında adı sıkça geçen bir tanrı da Hubal veya Hubel'dir. İsminin İbranice Ha ve Ba'l`dan geldiğini düşünülmektedir. Böylece "rab, tanrı" gibi bir anlama sahip olduğu öne sürülmüştür.
Tanrıları Görevleri ve Doğaları
Arap mitolojisinde büyük bir çeşitlilik mevcuttu ve çoğu
tanrının hangi nesne, kavram veya iş ile bağdaştırıldığı bugün
bilinmemektedir. Arapların yüzden fazla putları olduğu göz önüne
alınırsa, büyük ihtimalle bu putların simgelediği büyük sayıda tanrılar
mevcuttu. Fakat o dönemdeki Arapların ve Arap mitolojisi bağlılarının
dini yaşamları hakkında fazla bilgi olmayışı, tanrılara tam olarak ne
tür görev veya tanımlar atfettiklerini bilmemizi zorlaştırır. Ayrıca,
var olan çeşitlilik nedeniyle birçok farklı kabile daha farklı
mitolojik gruplar ve tapınımlar oluşturmuştur. Örneğin, Kinâne kabilesinin Ay, Teym kabilesinin ed-deberân ve Kelb kabilesinin Şi'ra yıldızı gibi gök cisimlerine taptığı bildirilmektedir. [7]
Farklı kabilelerin tanrılarının arasındaki bağlar ve benzerlikler veya
farklı kabilelerinin birbirlerinin tanrılarına olan bakış açıları
belirsizdir.
Bunların dışında tarihçilerin çoğunluğu, Arap mitolojisindeki belirgin üç tanrıça, el-Lat, el-Uzza ve Menat'ın sırasıyla Güneş, Venüs ve Hüküm tanrıçaları olduğunu söylemektedir.
Putperestlik
Arap mitolojisi kendi içinde yoğun bir putperestlik
geleneği taşımaktaydı. Birçok mitolojide olduğu gibi, putlar sembolize
ettikleri tanrı veya tanrıçalar nedeniyle kutsal sayılmaktaydılar ve en
önemli tapınım aracıydılar. Yukarıda bahsedildiği gibi Arapların
yaklaşık yüz farklı putu olduğu bildirilmektedir. Mekke'deki Kabe'de, İslam
öncesi devirde, farklı kabilelerinin tanrılarının putlarını da içeren
yüzlerce put bulunduğu rivayet edilmiştir. Böylece bölgeye çeşitli
amaçlarla (ticaret vb.) gelen farklı kabilelere mensup kişiler kendi
kabilelerinin inandığı tanrılara, bu putlar sayesinde tapabilmekteydi.
Cinler ve Kehanet
Arap mitolojisinde yaygın bir cin
inancı vardı. Bazı hayvanların cinlerle ilgileri olduğunu
düşünmekteydiler. Ayrıca gûl diye adlandırdıkları dişi cinlerin
varlığına inanırlardı. Haklarında ve uygulamalarında çok bir bilgi
bulunmasa da topluluklarda büyücü ve kahinlerin var olduğu
bilinmektedir. Bu kişilerin cinlerle ilgileri olduğuna inanıldığı için
genel olarak insanlar bu kişilerden çekinirlerdi. Cinlerin bu kahinlere
gizli şeyleri haber verdiği, kehanetlerde bulunduğu düşünülürdü. Bu nedenledir ki kahinler topluluk içinde sıklıkla hakem rolü üstlenirlerdi.
Politeizm, Henoteizm ve Arap Mitolojisinde Allah
Arap mitolojisinin öğeleri belirgin biçimde günümüze ulaşamamıştır, yine de daha sonra İslam döneminde bazı kaynaklarda çok kısa ve yalınca tanımlandıkları olmuştur. Ayrıca İslam dininin kutsal kitabı Kur'an'da dönemin Araplarının inançlarına dair bazı tanımlar içermektedir. Örneğin Kur'an'da
İslam öncesi Araplarının cinlere tapındığı (34/41), meleklere tapındığı
(43/19) ve dişi tanrıçalara tapındıkları (4/117) geçmektedir. Arap
mitolojisine dair Kur'an'da
geçen en belirgin öğe belki de onların Yaratıcı sıfatı bulunan belirli
bir baş tanrıya tapındıkları fakat bunun dışında, belki de bu baş tanrı
ile kendileri arasında aracı olmaları için, çeşitli daha küçük
tanrılara tapındıklarıdır (29/61,63; 39/3 vd.). Ayrıca tapındıkları ve putperestlik
geleneğini sürdürdükleri bu tanrıların bir kısmını Allah'ın Kızları
yani baş tanrının çocukları olarak gördüklerine dair ifadeler de
vardır. Bu düşünceleri destekleyecek şekilde dönemden bugüne kadar
ulaşan bazı şiir metinlerinde, "Allah" adıyla andıkları yüce bir Tanrı'ya dair bilgiler bulunmaktadır.[11]
Yine de bunun daha sonraki dönemlerde Müslümanlar tarafından,
politeistik tanrıların isimleri yerine metinlere geçirildiği şeklinde
iddialar da mevcuttur. Genel görüş bu iddaları içinde çeşitli putların
ve politeistik inançta inanılan tanrı isimlerinin yer aldığı şiir
parçalarının da bugüne ulaştığı gerekçesiyle reddeder. Ayrıca İbnu'l-Kelbî'nin kaleme almış olduğu "Kitabu'l Asnam"da
Arapların Allah adıyla andıkları bir tanrının yanı sıra farklı
tanrılara da tapındıklarına dair bilgiler mevcuttur. Ek olarak bazıları
Allah isminin Mekke'de
bulunan putlardan veya politeistik tanrılardan birinin adı
olabileceğini veya yüce bir tanrının isminden çok genel anlamda tanrı
sözcüğü yerine kullanıldığını öne sürmüşlerdir. Sonuç olarak Arap
mitolojisinin tamamen politeistik bir temel üzerine mi kurulduğu yoksa daha çok henoteistik bir temele mi sahip olduğu bilimsel anlamda belirsizdir.