Uğur ÖZTAŞ
Tarih, Yeni Çağ'a damgasını vuran en muktedir şahsiyet olarak Fâtih'i kaydeder.
Fâtih,
Osmanlı Cihân Devletinin başına geçtiğinde henüz yirmi yaşlarında
olmasına rağmen, Doğu ve Batı kültürü ile asrının ilimlerine vâkıf
çaplı bir liderdi.
Tarihçilerin çoğu onun Arapça, Farsça,
Latince, Yunanca, İtalyanca ve Sırpça olmak üzere altı lisân bildiğini
kaydederler. Ayrıca Çağatay şîvesini de bilmekte ve Uygur hurûfatıyla
yarlığlar (ferman) kaleme almaktaydı.
Cihân tarihinin seyrini
değiştirip yeni bir çağ açan Fâtih'in, önce kutlu İstanbul'un fethi
sırasındaki hârika buluşlarını gözden geçirmeliyiz.
* Fetihten
önce Boğazın en dar ve hâkim yerine Bizans'ın Karadeniz'le irtibatını
kesen Boğazkesen (Rumeli) Hisârını inşa ettirdi. 31.250 m2 lik bir
alanı kaplayan, stratejik ve san'at değeri yüksek olan bu dev âbide 3,5
ay gibi kısa bir zamanda bitirildi. Eserin projesini genç padişah
kendisi hazırlamıştı.
* O tarihlerde İstanbul'un etrafını
çeviren sûrların yüksekliği 17 metre, kalınlığı da zirvede 4 metreydi.
Papa'nın tutumu ve Avrupa'nın siyâsf durumu dolayısıyla da sûrların
kısa zamanda tahrîbi gerekiyordu. Bu maksatla Edirne'de çok büyük
toplar döktürdü. Sayıları 200'ü bulan bu mütekâmil toplar sadece bir
kış sezonunda döküldü ve orduya teslim edildi. İçlerinde iki tonluk
gülle atanları vardı. Tarihin seyrini değiştiren bu çok güçlü topların
plânlarını ve balistik hesaplarını genç padişah bizzat kendisi yapmış;
imâl ve döküm işlerini de Edirne ve Bursa medreselerinden (üniversite)
mezun Türk usta ve mühendisleri gerçekleştirmişti. Zannedildiği gibi
Macar Urban bir mühendis değildi. Yüzlerce dökümcü ustasından sadece
biriydi. Burada sözü yabancı tarihçilere bırakalım:
"Top, tarihte ilk defa olarak Bizans'ın fethinde söz sahibi olmuştur. (1) "Topçuluğa
en büyük ehemmiyeti veren ilk hükümdâr Fâtih'tir. Fâtih'ten evvel
topçuluk, bütün dünyada, hafife alınan daha çok sesiyle düşmanı
ürkütmek için orduda kullanılan bir silâhtı. Büyük kaleleri yerle bir
edebileceği akıldan bile geçirilmezdi.." (2)
HAVAN TOPU
*
Haliç'te bulunan düşman donanması ile sûrların içindeki Bizans'lı
askerlere toplar pek tesir etmiyordu. O kanlı ve çetin hengâmede Havan
topunu icad ediverdi. Türk ordusu muhasara boyunca Fâtih'in icâdı olan
bu toplarla Kasımpaşa sırtlarından gülle aşırıp Haliç'teki müttefik
Haçlı donanmasını te'sîrsiz hale getirmiştir.
* Bizans'ın Türk
askerine çok zarar verdiren meşhur "Greguar" ateşine karşılık tahrîb ve
yangın bombalarını icâd etti. Avrupalı’ya göre bu buluş ünlü Alman
bombası V-1'lerin esâsıydı: "V-1'lerin ceddi olan uçan alev füzeleri,
ilk defa Türkler tarafından Bizans'ın fethinde kullanılmıştır ki. bu
füzelerin işleme prensibi asırlardan beri unutulmuş ve ancak 20. asrın
mühendisleri tarafından yeniden ele alınmıştır." (3)
*
22 Nisan gecesi 67 gemiden mürekkeb Türk donanması karadan yürütülmek
suretiyle Halic'e indirildi. Bir gecede gerçekleştirilen ve insanı
hayrette bırakan bu muazzam teşebbüs karşısında Fâtih'in düşmanı olan
Bizans'lı tarihçi prens Dukas dahi hayranlığını gizleyemez: "Böyle bir
harikayı kim gördü ve kim işitti? Mehmed, karayı, denizde olduğu gibi
geçti ve Bizans'ı mahvetti ve hakiki altın gibi parlayan İstanbul'u
fetheyledi." (4)
HALİÇTE İLK KÖPRÜ
*
İstanbul sûrlarının en zayıf ve alçak olan kısımlarının da kuşatılması
için Haliç' te, yine bir gece içinde büyük bir köprü kurdurdu. Takriben
650 metreyi bulan bu köprünün üstünde yan yana beş asker rahatça
yürüyor, toplar da kolayca taşınabiliyordu.
* Sûrların önünde 9
metre derinliğinde ve 18,5 metre genişliğinde büyük hendekler vardı.
Sûrlara tırmanmak imkânsızdı. Bizans'lılar sûrlarda açılan gedikleri 24
saat çalışmak suretiyle kapatıyorlardı. 18 Mayıs'ta bunun da çâresini
buldu. Yürüyen zırhlı kuleler icâd etti. Sûrlarından yüksek olan bu
kulelere hafif toplar yerleştirildi. Bu arada kuleler hendekleri
doldurabilecek bir araç şeklinde imâl edilmişti. Böylece hem hendekler
dolduruldu; hem de sûrlarda ordunun geçebileceği mühim gedikler açılmış
oldu.
Hülâsa Türk tarihinin bu en mes'ûd anı, muâsır devletlere
göre çok İleri bir seviyede bulunan Türk ilim ve tekniği ile
gerçekleşti.
Fâtih hayatı boyunca ilme ve âlimlere çok değer
vermiştir. Sarayı ilmi münakaşa ve mubâhasenin yapıldığı bir akademi
halindeydi. Huzurunda âlimler rahatça oturup konuşabildiği halde
Vezir-i a'zam dahil bütün devlet adamları ayakta beklerlerdi.
Toplantılara çok defa reîs-ülulemâsı fatıyle Molla-Husrev başkanlık
ederdi. Bazı toplantılara başında ulemâ sarığı, sırtında da "binişi"
(âlimlere mahsus kıyafet) olduğu halde İştirâk ettiğini tarihçiler
anlatırlar.
Fâtih ayrıca İstanbul'a Doğulu ve Batı'lı âlimleri
davet eder; bu hususta hiçbir fedâkârlıktan çekinmezdi. Nitekim 15.
yüzyılın en büyük astronom ve matematikçisi olan büyük âlim Ali
Kuşçu'yu İstanbul'a davet etmiş ve kendisini günde 200 akça maaşla
Ayasofya Medresesinde vazifelendirmişti. Halbuki o devirde kıdemli bir
âlimin yevmiyesi 50 akçaydı. Bu arada Batı'lı bilginlerden filozof
Amirutzes ile İtalyan arkeoloğu Anconalı Cyriacus dâvet edilenler
arasındadır.
Fetihten sonra İstanbul'da iki üniversite kurulur.
Bunlar Ayasofya ve Zeyrek medreseleridir. Her iki müesseseden de
değerli ilim adamları yetişmiştir. Fâtih'in İstanbul'da kurdurduğu
üçüncü büyük ilim ve kültür yuvası Fâtih medreseleridir. "Sahn-ı Semân"
veya "Medrese-i Semâniye" diye de söylenen bu yüksek mektep Fâtih
câmiinin etrafında inşâ edilen sekiz fakülteden ibaretti. İçlerinde Fen
Fakültesi ile Tıp Fakültesi de vardı.
Öğretim üyelerinin
Fâtih'in teveccühünü kazanabilmeleri için ilmî eser vermeleri şarttı.
Çalışkan ilim adamlarını taltîf ederdi. Talebelere de çok ehemmiyet
verir; geceleri geç vakit medreseleri dolaşır, talebelerin çalışıp
çalışmadığını teftiş ederek çalışkan olanları mükâfâtlandırırdı.
Fâtih
medreselerinin etrafında talebeler ve Öğretim üyeleri için bir
kütübhâne, 70 yataklı bir dârüşşifâ (hastahâne) gurbetten gelen
âlimlerin ve yolcuların barınması ve beslenmesi için bir Kalenderhâne
(misafirhâne) ile dârüşşifâdan iyi olup ta çıkan, fakat bünyesi zayıf
düşen hastaların bakılması için bir de Tâb-hâne inşa edilmiştir.
Külliyede bir de akıl hastalan için dârülmeccânin (akıl hastahanesi)
yapılmıştır. (5)
Fâtih hastahanesinde bütün hastalıkların tedâvisi ücretsiz yapılıyor; ilaçlar da halka bedava veriliyordu.
Hastahanede
nazarî ve pratik bilgilerle donatılmış hâzık ve denenmiş hekimler, göz
mütehassısları, cerrâhlar eczacılar, hastabakıcılar ve hizmetçiler
vazife görüyordu.
Hekimler günde en az iki defa hastalan ziyaret
ve muayene etmeye mecburdu. Hastabakıcılann da hastalarla güzel konuşan
ve onlara iyi muamele eden kimselerden olması şarttı. (6)
Hastahanede her çeşit hastalar tedâvi edilir; aynı zamanda talebeler hastalar üzerinde tatbikat da yaparlardı.
Dârüşşifâ'nın
Vakfiyesinde aynı zamanda bugün dahi ileri ülkelerde gerçekleşmesi zor
olan şu bilgiler de vardır: "Haftada bir gün vakıf nâzın, hekimbaşı ve
kâtip hastahanede toplanacaklar. İstanbul'da evinde hasta olup da ilaç
almaya kudreti olmayan ve evine hekim çağırmaktan âciz ve muhtaç
müslümanlar tarafından yapılan müracaatlar geri çevrilmeyecek; dilek
sahiplerinin arzuları derhal yerine getirilecektir. (7)
Gerçekten
Osmanlı İmparatorluğu 15. yüzyılda tıb ilminde de akıllara durgunluk
verecek bir seyiyeye ulaşmıştı. Bunu muâsır hiçbir Avrupa ülkesinde
göremediğimiz TIP AKADEMİSİ daha iyi ısbatlar. Fâtih'in kurduğu bu
Akademide devrin önde gelen yedi bilgini vazife görüyordu. Akademinin
başkanlığına ayda iki bin akça maaşla Ahmed Kudbeddin getirilmişti.
Bazılarınca Tıb Şûrası olarak da isimlendirilen Akademide Hekim Mehmed
Şükrüllah-i Şirvanî, Hoca Ataullah-i Acemî, Hekim Yakub Paşa, Hekim
Lâri-i Acemî, Hekim Arab ve Altunîzâde aza idiler. (8)
Halbuki
o tarihlerde Avrupa ülkelerinde değil bir Tıp Akademisi, hastahanelerde
hekim bile yoktu. Strasburg Hastahanesi’ne ilk hekim 1500 yılında,
Leipzig Hastahanesine 1517 yılında, nihâyet Paris Hastahanesi’ne de
1536 senesinde o da tek bir hekim tayin edilebilmiştir. Hele bir
prevantoryum olarak vazife yapan Tâb-hânelerle, bugünkü darülacezelere
benzer fonksiyonu olan Kalenderhâneler gibi hayır müesseseleri o çağlar
Avrupası'nda meçhuldü.
Sarayda bir de esaslan Birinci Murad
zamanında tesbit edilen Enderun mektebi kurulmuştu. Saray Üniversitesi
mâhiyetindeydi. Tahsil müddeti 14 yıl olup vezirler, devlet adamları,
subaylar ve sanatkârlar bu mektepte yetiştirilirdi.
Fâtih'in
kitaba da büyük değer verdiği görülür. Sarayda bir kütübhâne kurdurmuş,
başına da âlim Mollâ Lütfü'yü tayin etmişti. 1929 yılında Topkapı
Sarayındaki bu kütübhanede incelemeler yapan Alman Prof. Adolf Diesman,
Latince, Yunanca, İtalyanca ile diğer yabancı dillerde yazılı 587 eser
tesbit etmiştir. Bu kütübhâne karşısında heyecanlanan ve duygulanan
Diesman Fâtih'e duyduğu hayranlığı şöylece ifade eder: "Dünya tarihinde
bir dönüm noktası meydana getirmiş; Doğu ve Batı' nın kapısında durmuş,
her iki âlemin kültürünü nefsinde toplamış bir insandı. (9)
Fâtih zamanında sadece İstanbul'da 13 kütübhâne kurulmuştu.
Fâtih
devrinde Türk Donanması da büyük bir gelişme gösterir. Babası II. Murad
Han zamanında donanmada yalnız 30 adet büyük harb gemileri vardı. Büyük
tersâneler inşâ ettirdi. 1470 senelerinde Osmanlı Devleti artık
denizcilikte de öndedir. Zira Osmanlı Donanması 250 gemiden meydana
gelen harp filosu ve 500 parçadan oluşan nakliye gemileri ile muazzam
bir güce ulaşmıştır.
Ünlü Alman tarihçisi ve Türkoloğu olan
Babinger bu gelişmeyi "hayrete sezâ" sözü ile Över. O'na göre
Donanmay-ı Hümâyûn bütün Avru pa donanmalarından üstündür. (10)
Hülâsa
üçü imparatorluk olmak üzere yirmiye yakın devlet ve 200 belde fetheden
Fâtih zamanında yüz ölçümü 2.214.000 km2 yi bulan Osmanlı Devleti
sadece askerî güce istinâd etmiyor; ilim, insanlık ve adâletle yer
yüzünü süslüyordu.
Doğrusu, tarihin yüzünü ağartan Fâtih ne güzel bir sultan, silah arkadaşları olan yiğitler de ne güzel askerdi.
KAYNAKLAR
1) (Benoist- Mechin 54-55) Y. Öztuna. Büyük Türkiye Tarihi C.2, S. 461)
2) (Babinger, 616) Y. Öztuna. Büyük Türkiye Tarihi C. 3, S. 131)
3) (Benoist- Mechin 54-55) Y. Öztuna. Büyük Türkiye Tarihi C.2, S. 461)
4) Y. Öztuna- Büyük Türkiye Tarihi C.2, S. 440)
5) Süheyl Ünver. Fâtih Dârüşşifâsı S. 6
6) Fâtih Vakfiyesi. Vazâif-i Dârüşşifâ m. 2 73-284
7) Fâtih Vakfiyesi. Vazâifi-i Dârüşşifâ m. 282
8) A. Adnan Adıvar. Osmanlı Türklerinde İlim S. 46.
9) A. Adnan Adıvar. Osmanlı Türklerinde İlim S. 37.
10) Y. Öztuna Büyük Türkiye Tarihi C.3, S. 130.