Yrd.Doç.Dr Fatih BAĞCIOĞLU
Mehmet
Akif’in edebî hayatının ne zaman başladığı kesin olarak belli değildir.
Onun herkesçe bilinen şiirleri, Safahat adlı eserinde topladığı
şiirlerdir. Safahat’taki şiirlerin tamamı 1904’ten itibaren yazılmış
veya çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlanmış şiirlerdir. Birinci
Safahat’ın 1911’de yayımlandığını göz önüne alırsak, onun ilk şiirini
31 yaşında yayımladığını, ilk şiir kitabını ise 38 yaşında çıkarmış
olduğunu anlarız. Fakat pek çok şâirin, ilk şiir kitabından önce birçok
şiir denemesi olduğunu düşünürsek, Akif gibi velûd bir şâirin de
Birinci Safahat’tan önce, bir çok şiir yazmış olduğunu kolaylıkla
tahmin edebiliriz. Nitekim Akif’le ilgili yapılan bazı araştırma ve
incelemelerde(1), yayımlanan bazı hatıralarda, onun yazılıp da
yayımlanmayan veya bazı dergi ve gazete sayfalarında kalan bir takım
şiirleri olduğu ortaya konmuştur.
1892 yılında Halkalı Baytar
Mektebi’nde öğrenci iken yazdığı “Destûr” adlı Terci–i Bend’i, bu
şiirlere örnek olarak verilebilir. Yakın arkadaşı Eşref Edip de bize,
Akif’in Birinci Safahat’tan önce, gençlik yıllarında defterler dolusu
şiir denemeleri yaptığını, bunların bir kısmını kaybettiğini, bir
kısmını ise daha sonra beğenmeyerek imha ettiğini, dolayısıyla pek çok
yayımlanmayan şiiri olduğunu Akif’in kendi dilinden şöyle nakleder:
“Gençlik
devrinde idi. Gazeliyata dâir çok şiirler yazdım. Müteaddit defterler
doldurdum. Bir aralık bunların birini kaybettim. Buna çok yandım,
yakıldım. Fakat bilahare şiirimi içtimâî mevzulara tahsis edince, o
defterlerin kaybolmasına hiç acımadım. Diğer defterlerimi de kendi
elimle imhâ ettim. Neşretmediğim şiirler pek çoktur.”
Bunların
dışında, yakın dostlarına gönderdiği mektupların içinde veya kendisiyle
ilgili hatıralarda, Akif’in bazı şiirleri veya bazı mısraları
bulunmuştur. Bu şiirlerin bir kısmını Ertuğrul Düzdağ, Safahat’ın yeni
baskılarına almış ve “Safahat Dışında Kalmış Şiirlerin Bir Kısmı”
başlığı ile yayımlamıştır(2).
Bütün bunlar, 1904’ten önce de,
yani gençlik yıllarında da, Akif’in şiirle ciddî bir şekilde
uğraştığını, defterler dolusu şiir denemeleri yaptığını ortaya
koymaktadır. Bu şiirlerin önemli bir kısmı, kendisi tarafından imha
edilmiş olsa da, eldeki mevcut örnekler, kendi anlattıkları, yakın
dostlarının ve arkadaşlarının naklettikleri, onun gençlik yıllarında,
daha çok Ziya Paşa, Abdülhak Hamit, Muallim Naci tarzında şiirler
yazdığı ve bu şâirlerin tesirinde kaldığını göstermektedir. Akif bu
şiirlerinde eski geleneğin içindedir, fakat yeni bir dil zevki aramakta
ve çeşitli metafizik meselelere ilgi duymaktadır. Bir ara Servet–i
Fünûn şairleri gibi yeni sanat formları arama tecrübelerine girişmiş,
ayrıca Recâizâde Ekrem ve Tevfik Fikret gibi tabiat tasvirlerini ön
plâna çıkardığı şiirler yazmıştır(3).
Bu arada Fransızca’ya ve
Fransız edebiyatına ilgi duymuş, Fransızca’yı adamakıllı öğrenmiş (4),
bir çok Fransızca eseri zevkle okumuştur(5). Emile Zola, Victor Hugo,
Alphonse Daudet, Dumas Fils, Lamartine, Anatole France, Alfrede Musset,
Erneste Renan, Rousseau’yu ilgiyle okumuş, özellikle Hugo, Lamartine,
Daudet ve Zola’nın etkisinde kalmıştır. Eski Türk edebiyatından Bâkî,
Nef’î, Nedim, Süleyman Çelebi, Şeyhülislâm Yahya, Şeyh Galip’i, Arap,
İran ve Hint edebiyatından ise, Feyzî–i Hindî, İbn–i Fârız, Mütenebbî
Nâbiga, Buhtûrî, Ebu Temmam, Ebu Firas, Muhammed İkbal’i severek okumuş
ve takdir etmiştir. Yine bu yıllarında Şirazlı Sa’dî ve Fahrüddin Râzî
hakkında manzumeler yayımlamış, özellikle Sa’dî’den çok etkilenmiş ve
Servet–i Fünûn dergisinde 1898 yılında İran edebiyatından yaptığı
tercümeleriyle dikkati çekmiştir.
Mehmet Akif’in Sa’dî’ye
karşı duyduğu bu şahsî temayülde, yaşadığı devre hakim olan edebî
cereyanların tesiri olduğu muhakkaktır. Bilhassa 1895 yılından sonra,
Edebiyat–ı Cedidecilerin, Batı tesirini, Tanzimatçılara göre daha fazla
hissetmelerinin sonucu olarak, edebiyatımızda realist eserlere çok
rastlanmaktadır. Toplum hayatında görülen olumsuzlukları, beşerî
zaafları ortaya koyan manzum hikâyeler yazmak moda olmuştur. Servet–i
Fünûncuların, Fransız şâirlerinin bu türlü yazılarını örnek alarak,
sosyal–manzum hikâyeler yazdıkları bu yıllarda, Mehmet Akif, yaşadığı
çevre, gördüğü tahsil, aldığı eğitim gereği, aynı hususiyetlerin,
Sa’dî’nin hikâyelerinde de bulunduğunu sezmiştir. İşte bu yüzden, onun,
Servet–i Fünûn’daki ilk yazılarını, Bedâyiü’l–Acem genel başlıklı,
özellikle Sa’dî’nin Bûstân’ından yaptığı tercümeler teşkil eder(6).
Akif’in
Sa’dî’ye olan ilgisi ve sevgisi, üzerindeki Sa’dî tesiri hayatı boyunca
devam etmiştir. 1919 yılında Servet–i Fünûn dergisinin açtığı bir
ankete verdiği şu cevap da, Şirazlı Sa’dî’nin onun üzerindeki etkisini
açık bir şekilde ortaya koyar:
“... Nazımla, bugün yürümek
istediğim gâye, rezâil–i içtimâiyemizi ortaya koyup, halkı bunlardan
nefret ettirmeye çalışmaktır. Zaten şiire, Sa’dî mesleğini taklit ile
başlamıştım... Acemlerden Sadi’yi pek çok okudum. Öyle zannederim, en
çok tesiri altında kaldığım edip, Sa’dî olacaktır.”(7)
Servet–i
Fünûn dergisinin kapatıldığı 1901’den II. Meşrutiyet’in ilân edildiği
1908 yılına kadar uzanan yıllarda Akif suskundur. Daha önce yazdıkları
kendini tatmin etmemektedir ve yeni arayışlar içindedir. Hatta bir ara
şiir yazmaktan vazgeçer gibi olur. Nesre dönmek ister, fakat nesrini de
beğenmez. Tereddütler içinde bocalar. Safahat’ına almadığı şiirlerin
birinde bu tereddüdü apaçık görürüz:
Müstakbeli şi’rimin açık mı?
Şâir olamam, o belli zâten,
Bir nâzım olur muyum acep ben?
Nesrimde rekâket olmasaydı;
Evvelce gözüm de dolmasaydı,
Hiç nazma temâyül eylemezdim,
Bir sadece beyt söylemezdim.
Heyhât, bir iptilâ imiş bu,
Ben bilmez idim, hatâ imiş bu!
Bu
yıllarda şiire devam edip etmemek konusunda tereddütler içinde
bocalayan Akif, nihayet şiire devam kararı verir. Fakat o zamana kadar
yazdıkları üzerine bir sünger çekerek. Sadece sevdiği, tesiri altında
kaldığı şairleri değil, o zamana kadar kendi yazdığı şiirleri de
unutarak(8).
1908 (II. Meşrutiyet) Mehmet Akif’in şiirinde
önemli bir dönüm noktası teşkil eder. II. Meşrutiyet’le birlikte o,
tamamen sosyal meselelere yönelecek ve şiirini bütünüyle içinde
yaşadığı topluma açacak, toplumsal meseleleri şiirinin ana teması
haline getirecektir. Ve onun bu durumu 1923 yılına ilk Meclis'in
dağılmasına kadar devam edecektir.
1908’de II. Meşrutiyet’le
birlikte, son derece hassas, son derece şâirâne, son derece
santimantal, aşırı duyarlı ve içe dönük bir adamdan, tarihî, sosyal,
siyasî şartların da zorlamasıyla, sanatının bütün kapılarını
sosyal–siyasî ve toplumsal meselelere ardına kadar açmış, şiirinin
ufkunu hayat kadar genişletmiş bir dava adamı, bir idealist çıkacaktır.
Bu dava adamı, hak bildiği şeyleri hiç kimseden korkmadan haykıracak,
koskoca bir imparatorluğun, mâcerâsı asırları doldurmuş bir
imparatorluğun yıkılışı karşısında feryad u figân koparacak, bunu
çığlıklaştıracak ve büyük bir iman şâiri haline gelecektir.
Şiirlerini
artık Sırat–ı Müstakim mecmuasında yayımlar. 1911 yılında da, Safahat
adını verdiği ilk şiir kitabını çıkarır. Birinci Safahat, büyük
yankılar uyandırır. Hamdullah Suphi (Tanrıöver) Servet–i Fünûn
dergisinin Musâhabe–i Edebiye adlı sütununda Akif’i, manzum hikâyenin
Türk edebiyatında ilk müjdecisi olarak görür, onun şiirlerindeki
sadeliği, duruluğu, samimiyeti, realizmi öğer ve bazı şiirlerinin
tahlilini yapar. Celâl Sâhir’le aralarında Akif’in şiiri üzerine önemli
tartışmalar yaşanır. Namık Kemal’in oğlu Ali Kemal ise
Sebilü’r–Reşat’taki Sahaif–i Tenkit başlıklı makalelerinde,
Safahat’taki şiirlerin tahlilini yapar. Ali Ekrem’e göre, Akif,
şiirimizi kafiye bakımından da zenginleştirmiş, ayrıca tasvir ve hikâye
yönünden de başarılı, güçlü şiirler ortaya koymuştur.
Akif
kısa zamanda II. Meşrutiyet devrinin en tanınmış şâirlerinden biri
haline gelir. Aruzu mükemmel bir şekilde kullanan Safahat şâiri, Türk
diline son derece hâkim olur ve pürüzsüz bir şiir dili meydana getirir.
Şiirin hudutlarını hayat kadar genişletir. Bütün sunîliklerden uzak,
içten dualar kadar samimi şiirler yazar. Safahat’ın başına koyduğu
manzum önsözde, şiirinin bu özelliklerini şöyle dile getirir:
Bana sor sevgili kâri, sana ben söyleyeyim,
Ne hüviyette şu karşımda duran eş’ârım:
Bir yığın söz ki samimiyeti ancak hüneri:
Ne tasannu bilirim çünkü, ne sanatkârım.
Artık
tasannulu eski şiirleri, gazel edebiyatında veya Servet–i Fünûn
sayfalarında kalmıştır. Onları beğenmemiş, imha etmiş ve büyük bir
samimiyetle sosyal mevzulara yönelmiştir. Safahat şâiri, Dördüncü
Safahat (Süleymaniye Kürsüsü'nde)’ta bu yeni şiir anlayışını daha açık
ve kesin bir şekilde şöyle anlatacaktır:
Hayır, hayâl ile yoktur benim alış verişim.
İnan ki her ne demişsem, görüp de söylemişim.
Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek:
Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek!
O,
hayal ile alışverişini kesen, her ne demişse görüp de söyleyen,
hakikatin peşinde koşan, toplumdaki bütün sosyal, siyasî, ekonomik
olayları “fotograf realizmi” denilebilecek bir gerçekçilikle anlatan ve
bunlara çözüm yolları arayan ve üreten, kurtuluşumuzun ancak, İslâm’ın
dupduru yaşandığı asr–ı saadet’e dönmekle ve İslâm’ı, asrımızın
şartları içinde yeniden yorumlamakla olacağını vurgulayan ve bunu
“asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm’ı” diye formülüze eden büyük bir
şâir olmuştur.
Akif, şiir hakkındaki görüş ve düşüncelerini,
Altıncı Safahat (Asım)’la ortaya koyar. Kendisinin, “ilmi az, görgüsü
çok, fıtratı yüksek bir imam” diye vasıflandırdığı Köse İmam ile,
Mehmet Akif’i temsil eden Hocazâde arasında şu konuşma geçer:
Yaşınız kaçtı paşam, elli mi?
– Yoktur elli.
– Aştınız kırkı ya?:
–Kırkaltıyı bulduk.
–A’lâ...
Yüzü bulsan, yine “hâlâ mı bu mektup, hâlâ!”
Arzı olmazsa hayatın ne çıkar tûlünden?
Hani kırkaltı yılın eldeki mahsülünden?
Hangi bir fende teâli edebildin, evlât?
Hangi sanatta rüsûhun göze çarpar? Anlat!
Ulemadan mı sayıldın? Fukahadan mı?
–Hayır.
–Ya siyasî mi nesin? Kendine bir meslek ayır.
–Şâirim.
–Olmaz olaydın: O ne yüzler karası!
Bence dünyadaki işsizlerin en maskarası.
–Af edersin onu!
–İmkânı yok etmem, ne demek!
Şiire meslek diye, oğlum, verilir miydi emek?
Ah, vaktiyle gelip bir danışaydın Köse’ne,
Senin olmuştu bugün belki o kırkaltı sene.
Açıkça
görülmektedir ki, Akif, Köse İmam’ın dilinden kendisi de dahil, bütün
şâirlere olumsuz bir şekilde bakmaktadır. Onun şiir ve şâirler
hakkındaki bu olumsuz görüş ve düşüncelerine dayanarak, bazı edebî
tenkitlerde ve incelemelerde ve kimi edebiyat tarihlerinde çok yanlış
değerlendirmeler yapılmıştır. Kimileri onu “avamı tatmin eden eserler
yazan birisi” olarak görmüş, sanatkâr saymamış; kimileri ise “iyi bir
nazım ustası, güçlü bir hatip, bir manzum hikâye yazarı, ahlâkî ve
hikmetli manzûmelerin sahibi bir fikir adamı” olarak değerlendirmiş,
fakat şâir olarak görmek istememiştir. Bu tür çalışmalarda Akif, çok
defa Mehmet Emin Yurdakul, Ziya Gökalp gibi fikri muhtevası ağır basan,
fakat sanat değeri pek olmayan eserler veren bir dava adamı, bir
idealist olarak görülmüştür. Mehmet Akif’in böyle anlaşılması ve
değerlendirilmesinin çeşitli sebepleri vardır. Bunlar şöyle
sıralanabilir:
1) Safahat şâirinin bazı çevreler tarafından
iyi bilinip tanınmaması bu tür değerlendirmelerde etkili olmuştur.
Belli dönemlerde ona karşı âdetâ boykot uygulanmış, bu da onun
gereğince bilinip tanınmasını geciktirmiştir.
2) Yaşadığı
devrin de onun böyle anlaşılmasında rolü vardır. Bilindiği gibi Akif,
II. Abdülhamit devrinin son yılları, II. Meşrutiyet devri, Mütareke
devri, Millî Mücadele devri ve Cumhuriyet devri gibi birbirinden çok
farklı devirleri yaşamış; büyük sosyal, siyasî, ekonomik sarsıntılara,
çalkantılara, çöküşlere ve yeniden kuruluşlara, önemli değişim ve
dönüşümlere şahit olmuştur. Toplumu derinden sarsan bu olaylar, onu da
derinden etkilemiştir. Bu yüzden o, “şâir tabiatını iradesiyle ve bir
kararla boğmak, onun yerine bir idealisti, bir ahlakçıyı koymak
istemiştir.”(9)
3) Belli dönemlerde Akif’e karşı takınılan
duygusal–ideolojik tavırların da bunda rolü olmuştur. Akif’in şâirliği,
hem de büyük şâirliği, ona tamamen zıt dünya görüşüne sahip yazar ve
şâirler tarafından bile kabul edildiği halde, bu tür hakperest
değerlendirmeler, aşırı duygusal ve ideolojik bazı çevreler tarafından
bazen sansüre bile uğratılarak ortadan kaldırılmağa çalışılmıştır.
Bunun tipik örneklerinden biri, Nâzım Hikmet’in Yön Yayınları
tarafından 1965 yılında basılan “Kurtuluş Savaşı Destanı”nda
gerçekleşmiştir. Bu eserin 71. sayfasında, Nâzım, İstiklâl Marşı
şâirini;
“Akif, inanmış adam,
Büyük şâir”(10)
mısralarıyla
övmekten kendini alamamış ve açıkça görüldüğü gibi, onun büyük bir şâir
olduğunu kabul etmiştir. Fakat Nâzım’ın bu eseri, yıllar boyunca,
defalarca yeniden yayımlandığı halde sonraki baskıların hiç birine
“Büyük Şâir” sözü veya mısraı alınmamıştır (11). Yani Türkiye’de
İstiklâl Marşı şâirine, “Büyük Şâir” denilmesine tahammül edemeyen
kimseler vardır ve bunlar gerektiğinde bir şâirin eserini bile sansüre
uğratarak gerçekleri tahrif etme gayreti içindedirler.
4)
Tarihî, sosyal ve siyasî şartların, yıllarca Akif’in gerçek değerinin,
objektif bir şekilde ortaya konulmasını engelleyici özellikte olmasının
da Akif’in şâirliği ile ilgili olumsuz değerlendirmelerde etkisi
olmuştur. Bu konuda Akif’in yakın arkadaşı “Üç İstanbul” yazarı Mithat
Cemal Kuntay’ın Akif'le ilgili aşağıdaki sözleri yeterince aydınlatıcı
olacaktır:
“Gün oldu ki onu sevmek cesaret'ti. Dostları bile, bazen, onu gizli sevdiler.”(12)
Akif’i
sevmenin bile cesaret olduğu bir devirden ve bu devre hâkim olan
güçlerden elbette, onun büyük şâirliğini kabul etme ve buna tahammül
etmeyi bekleyemeyiz.
5) “Kumar, kadın, içki gibi insan etini
pelteleştiren hazları Akif bilmiyordu. Hayatı her sabah başlayan bir
mahrumiyetti. Onda ne politika ihtirası, ne mevki hırsı, ne de kadın ve
kumar hazzı vardı.”(13) O, inandığı şeylere gönülden inanan dosdoğru
bir adamdı. Onu hiçbir şeyle satın alamazdınız. Bu yüzden hiçbir
devirde, hiçbir şey ve hiçbir kimse karşısında eğilmedi, bükülmedi.
Dimdik yaşadı. Hak bildiği şeyleri haykırmaktan, savunmaktan
vazgeçmedi. Altıncı Safahat (Asım)’da şöyle haykırıyordu:
Zulmü alkışlayamam, zâlimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem...
Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ, boğarım...
–Boğamazsın ki!
–Hiç olmazsa yanımdan koğarım.
Üçbuçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam;
Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.
Bütün
bu özellikleri de onu, her devirde sıkıntıya sokmuştu. Bazı kimselerin,
özellikle bazı aydınların en küçük menfaatlar karşısında değiştiği,
inançlarından taviz verdiği, gerektiğinde zulmü alkışladığı, gelenin
keyfi için geçmişin bütünüyle karalandığı, hak nâmına haksızlığın
yüceltildiği bir devirde, bunların hiç birini yapmayan ve yapmayacak
olan Akif, bu çevreler tarafından büyük şâir olarak gösterilemezdi.
Bütün bu özelikleriyle Akif gibi birinin, “Doğru söyleyen dokuz köyden
kovulur” sözünü vecizeleştiren bir toplumda işi zordu.
Bütün
bu sebepler bir araya gelince, onun bazı edebiyat tarihlerinde ve bazı
yazılarda niçin küçümsenmeye, hattâ yok sayılmaya çalışıldığı daha iyi
anlaşılır.
Halbuki o, Türk şiirine önemli yenilikler getiren
büyük bir sanatkârdı. Onun Türk şiirine getirdikleri ve şiirinin
özellikleri şöyle sıralanabilir:
1) Hayatı Yakalayan Adam
Akif,
Türk şiirine gerçek hayatı soktu. Mehmet Kaplan’ın ifadesiyle, “Türk
edebiyatında onun kadar içinde yaşadığı devri, bütün teferruatı ile
gören ve gösteren başka bir şâir yoktur, denilebilir. Safahat, âdetâ,
muayyen bir nokta–i nazardan tasvir edilen bir manzum romana benzer:
Sokak, ev, kulübe, saray, meyhane, cami, köy, şehir, fakir, zengin,
dindar, dinsiz, cılız, pehlivan, korkak, kahraman, halk, yüksek tabaka,
münevver, cahil, yerli yabancı, Avrupa, Asya, ticaret, siyaset, harp,
sulh, şehircilik, köycülük, mâzi, hâlihazır, hayal, hakikat, hemen
hemen her şey, Akif’in duyuş ve görüş sahnesine girer. Ve o bunları
yalnız şiirin değil, edebiyatın bütün ifade vasıtalarıyla anlatır:
Tasvirler yapar, portreler çizer, hikâyeler söyler, fıkralar anlatır,
konuşmalara başvurur, vaaz eder. Komik, trajik, öğretici, hamâsî,
lirik, hakîmâne her edâyı, her tonu kullanır. Bu suretle Akif, şiirin
hududunu nesir kadar, edebiyat kadar genişletir; hattâ edebiyatı da
aşar, onu hayatın tâ kendisi yapar...
Akif kendisinden önce
Türk edebiyatında kimsenin yapmadığı bir işi yapıyor, mâbede sokağı,
dinin içine hayatı sokuyor. İnzivasında insanların hallerini düşünen
Yunus, bir gün:
‘Kasdım budur şehre varam, feryâd u fîgân
koyaram’ der. Fakat şehirde değil, ruhun içinde dolaşır. Akif, şehrin
içine gerçekten giren ve feryâd u fîgân koparan bir şâirdir.”(14)
2) Sokağın Anahtarına Sahip Olan adam
Akif,
sürükleyici, akıcı , hiçbir pürüzü olmayan, sade, tatlı bir üslup
meydana getirmiş, bu sıcak etkileyici üslup, geniş kitleler tarafından
büyük bir arzuyla benimsenmiştir.
3) “Aruzla Resim Yapan Adam”(15)
Akif,
Servet–i Fünûncularda karşımıza çıkan “tablo şiirin” konusunu,
muhtevasını değiştirip, onu hayatın bütün renklerini içine alan bir
hale getirmiştir.
4) Yerliliği, Bize Has Olanı Yakalayan Adam
Akif’in
şiirinde konular, karakterler, tasvirler hep yerlidir, bize hasdır. O,
bize has olanı aramış, bulmuş ve eserlerine malzeme yapmıştır. Onun
şiirlerinde buram buram bizim insanımız, bizim problemlerimiz, bizim
dertlerimiz, bizim inançlarımız, bizim karakterlerimiz, bizim
tarihimiz, bizim örf ve âdetlerimiz kısacası bütün yönlerimizle biz
vardır.
5) Tabiîlik ve İçtenlik
Akif’in şirinin en
önemli yanlarından biri de, şüphesiz son derece tabiî ve samimi
olmasıdır. O, hayatı boyunca bütün sun’îliklerden uzak, içten dualar
kadar samimi şiirler yazmıştır. Onu sevmeyenler bile, onun tabiiliğini
ve samimiliğini kabul etmek zorunda kalmışlardır.
6) Aruzu Bir Türk Vezni Haline Getiren Adam
Aruz
vezni yüzyıllardır Türk şiirinde kullanılmasına rağmen, bir Türk vezni
haline gelememişti. Divan şâirleri aruz kalıplarına uydurmak, mümkün
olduğunca az aruz kusuru yapmak için, son derece ağır ve terkipli bir
dil kullanmak zorunda kalmışlardı. Akif, aruzu böyle bir kullanımdan
çıkardı. Onu âdetâ millî bir vezin haline getirdi. Sade, duru, temiz
bir Türkçe’yle ve aruzla, son derece güzel şiirler yazılabileceğini
ispatladı. Yüzyıllardan beri, hâkim olamadığımız aruz, Fikret, Akif,
Yahya Kemal üçlüsünün elinde bir Türk vezni haline geldi.
7) Orijinalite – Kendi olmak
Akif’in
“emeli kendi olmaktı.” Ancak o zaman bir şahsiyet olacağına inanmıştı.
“İnsan kendi olmalı diyor ve bunu bir taassup derecesine
çıkarıyordu.”(16) Nitekim o, Türk şiir tarihine kendine özgü bir şâir
olarak geçti. Türk edebiyatına dili, üslubu, ve muhtevasıyla eşi
benzeri olmayan, yepyeni, orijinal şiirler armağan etti. Safahat gibi
eşsiz bir eser kazandırdı.
8) Lirizm
Akif, duygu
yüklü ve musikiyle yarışan, okuyana bir daha, bir daha okuma arzusu
veren, bizi alıp çok farklı hissî âlemlere götüren, İstiklâl Marşı
gibi, Bülbül gibi, Asım gibi çok güzel şiirler yazdı.
9) Sehl–i Mümteni
Akif,
okuyunca bizde uyandırdığı derin bir hayranlıkla birlikte, sanki
kolayca yazılıvermiş veya kolayca yazılıverecek hissini uyandıran
şiirler yazdı. Fakat hiç kimse, bunu başaramadı. O şiirlerin eşini
benzerini ortaya koyamadı.
Bütün bunlar, Akif’in şâir
olduğunu, hem de büyük şâir olduğunu ispatlamaya yeter de artar bile.
Bu yüzdendir ki, Türk halkı, Akif’le ilgili bütün olumsuz görüş,
düşünce, propaganda hattâ karalamalara rağmen, onu büyük bir sezgiyle
ve sevgiyle benimsemiş, Türk edebiyatında başka hiçbir şâire nasip
olmayacak bir ilgiyle bağrına basmıştır. Yine bu yüzdendir ki ünlü
edebiyat tarihçisi Ahmet Hamdi Tanpınar, Akif’le ilgili “onun kadar,
geniş kitle tarafından okunan şâirimiz yoktur” hükmünü vermiştir.
Dipnotlar
1)
Bu konuda bk. Fevziye Abdullah Tansel, Mehmet Akif Ersoy Hayatı ve
Eserleri, Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı Yayınları, 3. b.
Ankara, 1991, ss.10–12. Kaya Bilgegil, "Mehmet Akif Resmi Hal
Tercümesi, Basılmamış Bazı Mektup ve Manzumeleri", Atatürk Üniv.
Edebiyat Fak. Araştırma Dergisi, nr 3, Erzurum, 1972, ss. 1–33.
2) Mehmet Akif Ersoy, Safahat (Hazırlayan M. Ertuğrul Düzdağ), Timaş Yayınları, İstanbul, 1992, ss. 483–551.
3)
M. Orhan Okay, Mehmet Akif, Bir Karakter Heykelinin Anatomisi, Akçağ
Yayınları, Ankara, 1989, ss. 33–34. 4) Mithat Cemal (Kuntay), Mehmet
Akif Hayatı, Seciyesi, Sanatı, Türkiye iş Bankası Kültür Yayınları,
Ankara, 1986, ss. 16–17.
5) Tansel, Mehmet Akif Ersoy Hayatı ve Eserleri, ss. 12–13.
6) y. a.g.e., s. 18.
7) Servet–i Fünûn, nr. 1429, 2 Teşrinievvel 1919.
8) Okay, Mehmet Akif Bir Karakter Heykelinin Anatomisi, ss. 34–35.
9) y.a.g.e., s. 43.
10) Nâzım Hikmet, Kurtuluş Savaşı Destanı, Yön Yayınları, 1. b. İstanbul, Mart 1965, s. 71.
11)
Bu konuda ayrıca bk. İsmet Özel, İade–i İtibar, Yeni Şafak, nr. 2258,
13 Şubat 2001, s. 3. Beşir Ayvazoğlu, Nazım ve Akif, Zaman, nr, 13017,
14 Şubat 2001, s. 14.
12) Kuntay, Mehmet Akif Hayatı, Seciyesi, Sanatı, s. 141.
13) y.a.g.e,., s. 200.
14) Mehmet Kaplan, Şiir Tahlilleri I, Dergâh yayınları, 5. b. İstanbul, 1975, s. 166.
15) Kuntay, Mehmet Akif Hayatı, Seciyesi, Sanatı, s. 271.
16) y.a.g.e., ss. 318–319.
17)
Ahmet Hamdi Tanpınar, “Son Yirmibeş Senenin Mısraları”, Edebiyat
Üzerine Makaleler, Dergâh Yayınları, 2.b., İstanbul, 1977, s. 386.