Seyfullah ARPACI
Osmanlı
topraklarındaki gayrimüslimlerin durumlarını anlayabilmek için,
öncelikle Osmanlı’nın onlara uyguladığı politika ve Müslüman halkın
gayrimüslimlere bakışını iyi tahlil etmek gerekir. Osmanlı yönetim
anlayışı içinde bu unsurların her birine ‘millet’ dendiği gibi
oluşturulan sisteme de ‘millet sistemi’ adı verilmiştir. Osmanlı millet
sisteminin en temel özelliği; farklı inançlara sahip insanlara, kendi
inançlarının ve hattâ hukuklarının gerektirdiği şekilde yaşama imkânı
tanımasıydı. Dolayısıyla Osmanlı idaresi altındaki her millet
başlarındaki patrik, hahambaşı ve metropolitleri ile kendi dinî ve
sosyal işlerinde hür ve muhtar bir şekilde yaşamıştır. Bu milletler,
kendilerine tanınan bütün hak ve hürriyetlere, ayrıca savaş durumunda
düşmanlara karşı korunmalarına karşılık Osmanlı’ya sadece ‘cizye’
vermiş, böylece hem insanlık onurları, hem can ve malları emniyete
alınmış olarak asırlarca huzur içinde yaşamışlardır.
Millet
sistemi özü itibariyle din farkına dayandığı ve her topluluk
ibadethaneleri vasıtasıyla kendini yöneterek özerk bir statüde yaşadığı
için, Müslümanlar ile gayrimüslimler arasında münasebetler pek yoğun
değildi. Ancak gerek yöneticilerin gerekse halkın İslâm terbiyesinden
dolayı Hristiyanlara ve diğer gayrimüslimlere sıcak davranması
vesilesiyle toplum içinde ihtidâ (din değiştirerek Müslüman olma)
hâdiseleri sıkça görülüyor, Türkçenin devlet dili olması dolayısıyla
pek çok Türkçe kelime Balkan milletlerinin dillerine geçiyor, hattâ
Türk kıyafetlerinin taklidi yaygın olarak görülüyordu. Buna karşılık,
millet sisteminin gevşemesinden, dolayısıyla imparatorluk düzeninin
olağan sürekliliğinin bozulmasından çekinen Osmanlı uleması,
Hristiyanların, Müslüman kıyafetlerini taklit etmelerini yasaklamak
mecburiyetinde kalmıştır.1
Osmanlıların devleti âdil ve hoşgörülü
bir şekilde yönetmeleri, özü itibariyle Allah’ın Kur’ân’daki emirlerine
dayanır: “Allah size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında
hükmettiğinizde adalete uygun hüküm vermenizi emreder. Allah bununla,
size ne de güzel öğüt veriyor! Şüphe yok ki Allah Semî ve Basîr’dir
(sözlerinizi de, hükümlerinizi de hakkıyla işitir, bütün yaptıklarınızı
hakkıyla görür.” (Nisa Suresi, 58)2
İşte, ruh dünyaları bu ilâhî
terbiyeyle şekillenmiş Osmanlı idarecileri yüzyıllarca; “Etnik yapı,
ırk ve dil gözetilmeden, adalet bütün insanlar arasında eşit olarak
uygulanmalıdır.” prensibini kendilerine rehber edinmiş ve bunda da
oldukça başarılı olmuşlardır. Tabiatıyla bu hususta en büyük kılavuz
Peygamber Efendimiz (sas) olmuş ve devlet yöneticileri O’nun (sas)
eşsiz ahlâkına uyarak vazifelerini îfâ etmişlerdir. Osmanlılar
fethettikleri coğrafyalarda o güne kadar ezilmiş, hor görülmüş
insanlara geniş hürriyetler tanımış, haksız tutumlara son vermiş,
kısacası halkla kaynaşma yoluna gitmişlerdir.3 Osman Bey, Bursa’yı
abluka altına almak için yaptığı hisarın kumandanı Balabancık’a,
kuşatma öncesinde şu talimatı vermişti (sadeleştirerek): “Reayaya zulüm
ve düşmanlık etmeyip, kalblerini hoş tutup ehl-i İslâm tarafına
celbediniz!” 4 İşte bu gibi insanî yaklaşımlar neticesinde ortaya çıkan
olumlu hava; daha Osmanlılar gelmeden, Bizans’tan Osmanlı tarafına
sığınmalara vesile olmaktaydı. Bizans yönetiminden kaçarak Osmanlılara
sığınanlar, uzun süre vergiden muaf tutuldukları gibi, sonradan
verdikleri ‘haraç’ da, eskiden Bizans’a ödemek mecburiyetinde oldukları
vergiye nispetle azdı. Bizans’ın sarsılmasından sonra Balkan milletleri
arasında başlayan anarşi, Osmanlı hâkimiyeti döneminde ortadan kalktı.
Böylece bu imparatorluk kadrosu eşliğinde Balkan Hristiyanları barış ve
düzene kavuştular.5
Fatih Sultan Mehmet Han devrinde Osmanlı millet sistemi
Fatih
İstanbul’un fethini takiben Rumları, ardından da Ermenileri özerk
cemaatler hâlinde bir araya getirmiş, başlarına da bizzat kendisi
patrik tayin etmiş ve onlara geniş hak ve hürriyetler tanımıştır. Fâtih
Sultan Mehmet’in İstanbul’daki kiliselerin bir kısmını ve bütün din
mensuplarını ibadet ve geleneklerinde serbest bırakması millet
sisteminin en önemli esasını teşkil eder. Büyük âlim ve hukukçu
Şeyhülislâm Ebussuud Efendi de, din hürriyetini fetvasında özellikle
ifade etmiştir. Macar Kralı’nın “Sırbistan’ın her tarafında Katolik
kiliseleri tesis edeceğim, Protestan kiliselerini yıkacağım.” demesine
karşılık Fatih’in Sırp Kralı Brankoviç’e, “Eğer devletime itaat
ederseniz, her caminin yanında bir kilise inşâ edilecek; buralarda
herkes kendi Hâlıkına ibâdet edecek” demesi onu inanç hürriyetine nasıl
baktığını gösteren dikkate değer bir misâldir. Bu sözler üzerine Sırp
Kralı, Hristiyan Macaristan yerine Müslüman Osmanlı Devleti’ne itaat
ederek, bu idare felsefesinin üstünlüğünü takdir etmiştir.6
Sultan
Fatih’in Galata Zimmîlerine verdiği ahidnâme, beş yüz elli küsür yıl
önce farklı din ve millet mensuplarına tanınan Osmanlı hak ve
hürriyetlerini gözler önüne sermektedir:
Galata zimmîlerin ahidnâmesidir
(Ebü’l-Feth Sultân Muhammed Hân İstanbul’u feth eyledikde vermiştir. Rumca yazılub üzerine tuğra çekilmiştir.)
“Ben
Ulu Pâdişâh ve Ulu Şehinşâh Sultân Muhammed Han bin Sultân Murâd’ım.
Yemin ederim ki, yeri göğü yaradan Perverdigâr hakkı içün ve Hazret-i
Resulün -Aleyhis-Salâtü ve’s-Selâm- pâk, münevver mutahhar ruhu içün ve
ye’d-i Mushaf hakkı içün ve yüz yirmi dört bin peygamberler hakkı içün,
dedem ruhîçün ve babam ruhîçün, benim başım içün ve oğlanlarım başîçün,
kılıç hakkiçün, şimdiki hâlde Galata’nın halkı ve merdüm-zâdeleri
atebe-i ulyâma dostluk içün Babalan Pravizin ve Markizoh Frenku ve
tercümanları Nikoroz Baluğu ile kal’a-i mezkûrenin miftâhın gönderüb
bana kul olmağa itaat ve inkıyâd göstermişler.
Ben dahi;
1.
Kabul eyledim ki, kendülerin âyinleri ve erkanları ne veçhile cari
ola-gelirse, yine ol üslûb üzere âdetlerin ve erkânların yerine
getüreler. Ben dahi üzerlerine varub kal’alarını yıkub harâb etmeyem.
2.
Buyurdum ki, kendülerinin malları ve rızıkları ve mülkleri ve
mahzenleri ve bağları ve değirmenleri ve gemileri ve sandalları ve
bil-cumle meta’ları ve avretleri ve oğlancıkları ve kulları ve
cariyeleri kendülerinin ellerinde mukarrer ola, müte’arız olmayam ve
üşendirmeyem.
3. Anlar dahi rençberlik edeler. Gayrı memleketlerim
gibi deryadan ve kurudan sefer edeler, kimesne mâni ve muzahım olmaya,
mu’af ve musellem olalar.
4. Ben dahi üzerlerine haraç vaz’ edem,
sal be-sal eda edeler gayrılar gibi. Ve ben dahi bunların üzerlerinde
nazar-ı şerifim diriğ buyurmayub koruyam gayrı memleketlerim gibi.
5.
Ve kiliseleri ellerinde ola, okuyalar ayinlerince. Amma çan ve nakus
salmayalar. Ve kiliselerin alub mescid etmeyem. Bunlar dahi yeni kilise
yapmayalar.
6. Ve Ceneviz bâzirgânları deryadan ve kurudan
rençberlik edib geleler ve gideler. Gümrüklerin âdet üzere vereler.
Anlara kimesne te’addi etmeye.
7. Ve buyurdum ki, yeniçeriliğe oğlan
almayam ve bir kafiri rızası olmadan Müslüman etmeyeler ve kendüleri
aralarında kimi ihtiyar ederlerse maslahatları içün kethuda nasbedeler.
8. Ve buyurdum ki, evlerine doğanci ve kul konmaya ve kal’a-i mezkûre halkı ve bâzirgânları angaryadan mu’af ve musellem olalar.
Böyle bileler… Alâmet-i şerife i’timad kılalar… Tahrîren:
Fî Evâhir-i Cemâziyel-ûla Sene seb’in ve hamsin ve semâne-mi’ete (857 H./1453 M.)7
Fatih,
Bosna’yı fethettiği zaman bölge halkına dinî hürriyet tanımış, can ve
mal güvenliklerini sağlamıştır. Fatih’in buradaki Lâtin papazlarına
gönderdiği bir fermanda bölge halkına tanınan mal ve can güvenliği,
dinî serbestiyet ve sağlanan hürriyet ortamı açıkça ifade edilmektedir:8
“Ben ki Sultan Mehmed Hânım!
Dünyaya
ilân ediyorum ki, bu padişah fermanı verilen Fransiskenler himayem
altındadır ve emrediyorum; hiç kimse ne bu adı geçen insanları ve ne de
onların kiliselerini rahatsız etmesin ve zarar vermesin.
İmparatorluğumda huzur içinde yaşasınlar. Ve bu göçmen durumuna düşen
insanlar hür ve emniyet içinde yaşasınlar. İmparatorluğumdaki bütün
memleketlere bütünü dönüp korkusuzca kendi manastırlarına yerleşsinler.
Ne padişahlık eşrafından, ne vezirlerden veya memurlardan, ne
hizmetkârlarımdan ve ne de imparatorluk vatandaşlarından hiç kimse bu
insanların onurunu kırmayacak ve onlara zarar vermeyecektir. Hiç kimse
bu insanların hayatlarına, mallarına ve kiliselerine saldırmasın, hor
görmesin veya tehlikeye atmasın. Hattâ bu insanlar başka ülkelerden
devletime birisini getirirse, onlar da aynı haklara sahiptir.
Bu
padişah fermanını ilân ederek burada, yerlerin ve göklerin yaratıcısı
ve efendisi Allah, Allah’ın büyük elçisi aziz Peygamberimiz Hz.
Muhammed (sas) ve 124 bin peygamber ile kuşandığım kılıç adına yemin
ediyorum ki, emrime uyarak bana sâdık kaldıkları sürece tebaamdan hiç
kimse bu fermanda yazanların aksini yapmayacaktır. Şöyle bilesiniz.… 29
Mayıs 1463”9
Evet, Fatih’in bu iki ahidnâmesinde de ifadesini
bulan temel hak ve hürriyetlerin güvence altına alınarak, şefkatli ve
âdil bir idare kurulması ve bunun uzun asırlar boyunca bîhakkın edâ
edilmesi sayesinde, başta Balkanlar olmak üzere feodal beylerin zulüm
ve baskıları sona ermiş, dolayısıyla Osmanlı toplum barışının
sağlanması adına da dünyaya benzerine ender rastlanan önemli bir vesika
sunulmuştur.
Millet sisteminin menfî neticeleri olmuş mudur?
Osmanlı’nın
bütün bu hoşgörüsüne rağmen gayrimüslim tebaadaki isyan duyguları nasıl
ortaya çıkmış ve yüzyıllarca devam eden Osmanlı hâkimiyeti nasıl
alt-üst olmuştur? Evvelâ, 17. yüzyıldan itibaren Batı’nın
gerçekleştirdiği coğrafî keşiflere paralel olarak Doğu toplumlarındaki
idarî sistemlerde arızalar baş göstermiş ve bu durum, Osmanlı
üstünlüğüne dayanan dengeyi bozmuştur. Uzun süren askerlik
vazifelerinde çok şehit verildiğinden Osmanlı nüfusta yeterli artışı
sağlayamamıştır. Bunun aksine Osmanlı’nın geniş hoşgörüsü vesilesiyle
askerlikten muaf tutulan gayrimüslimler hızla nüfuslarını
artırmışlardır.
İmparatorluğun Türk tebaası, devletin yönetim
kademesinde ve Tımar sisteminin bir gereği olarak ağırlıklı olarak
tarımda çalışıyordu. Hristiyanlar ise artan nüfusları ile birlikte
ticarette gelişmişler ve hızla zenginleşmişlerdi. Dolayısıyla hem
ticarî gelişmelerin, hem de din bağlarının tesiriyle, Avrupa’yla çok
yakın temaslar kurmuşlar, oradaki ilmî ve fikrî gelişmeleri yakından
takip etmişler, zamanla kilise okulları yerine modern azınlık okulları
kurmaya başlamışlardır.
Başta da ifade ettiğimiz gibi, Osmanlı
millet sistemi, gayrimüslimlerin, kiliseleri vasıtasıyla yönetilmeleri
esasına dayanıyordu. Bilhassa 19. yüzyıldan itibaren ticaret, eğitim ve
kültürde Hristiyanların başarılı olmasıyla, Kilise dışında, yüzü
Avrupa’ya dönük tüccarların ve modern mekteplerde okumuş eğitimli
kesimin öncülüğünde, 1789 Fransız İhtilâli’nin de tesiriyle
milliyetçilik esasına dayanan fikrî cereyanlar ortaya çıktı. Bunun
akabinde 1821 Mora İsyanı misâlinde olduğu gibi kilisenin de bu tür
cereyanları desteklemesiyle, kısa sürede Osmanlı coğrafyası ayrılıkçı
isyanlarla çalkalanmaya başladı. İlk isyan Avrupa’ya en yakın Osmanlı
toprağı olan Sırbistan’da patlak verdi. Ardından, uzaklık sırasına göre
Yunan, Bulgar ve Arnavut isyanları başgösterdi. Bunu daha sonra, Yanya,
İşkodra, Selanik, Kırcaali, Silistre, Üsküp ve Bosna gibi neredeyse
tamamı İslâm-Türk karakteriyle yoğrulmuş topraklarda Müslümanların
mârûz kaldığı korkunç katliamlar ve bu coğrafyaların elden çıkışı takip
etti.
1876’da, Osmanlı toplumunu bütün unsurlarıyla birlikte bir
parlamento vasıtasıyla yönetime katmak, bu vesileyle imparatorluğu
tekrar o eski ihtişamına ve birliğine kavuşturmak için Meşrutiyet ilân
edildi. Meclis-i Mebusân’ın açılış konuşmasında Sultan 2. Abdülhamid
Han’ın da ifade ettiği gibi, Osmanlı Devleti, siyasî ve askerî olarak,
son derece adaletli bir nizam kurmuş, ancak yönettiği kavimleri
ekonomik, sosyal ve kültürel bakımdan ana gövdeye yani Müslüman-Türk
unsuruna entegre edememiştir.10 1839 Tanzimat ve 1856 Islahat
Fermanları’yla bu entegrasyon politikası başlatılmış ve her alanda,
bütün Osmanlı tebaası “Osmanlı Vatandaşlığı” bağıyla hem fiilen, hem de
hukuken birleştirilmek istenmiştir. Askerlik, vergi, eğitim ve idare
kadrolarına gayrimüslimler de kabul edilerek Türklerin yükü
hafifletilmek, Hristiyanlarda da bu vesilelerle sadakat duygusu
oluşturmak -bilhassa askerlik vazifesinin vatan hizmeti sayılması-
hedeflenmiştir. Ancak bütün bu gelişmelerin yaşandığı yıllarda alınan
bu tedbirler, daha eğitimli olan Hristiyanların işine yaramıştır.
Meselenin başka bir ilginç yönü ise, gayrimüslimleri memnun etme,
Avrupa devletlerinin Osmanlı’nın iç işlerine karışmasına mâni olma
adına atılan bütün bu adımlar, hem Avrupa’yı hem de gayrimüslimleri
memnun etmediği gibi, Müslümanların devlet tarafından bir kenara
itildikleri duygusuna kapılmalarına ve ciddi tepkiler ortaya
koymalarına sebep olmuştur. Bu tepkiler daha 19. yüzyılın ikinci
yarısından itibaren Osmanlı bünyesinde ‘Türkçülük’ ve ‘İslâmcılık’
akımlarının gelişmesine zemin hazırlamıştır.
Neticede çok-dinli,
çok-uluslu ve çok sayıda farklı kültürün birbirleriyle yan yana
yaşadıkları bir toplum yapısına sahip olan Osmanlı Devleti’nde,
Müslüman, Hristiyan ve Musevi topluluklar, Osmanlı millet sistemi’nde
barış içinde bir arada yaşayarak kendi dillerini, dinlerini ve kültürel
kimliklerini muhafaza ettiler. Ancak Fransız İhtilâli bütün
imparatorlukları kasıp kavurduğu gibi, Osmanlı üzerinde de doğrudan
tesir icra etti. Neticede ırka dayalı bir anlayış olan menfî
milliyetçilik, habis bir ur gibi Osmanlı topraklarında da ortaya çıktı.
Bundan sonra din esasına dayanan ‘millet sistemi’, bağımsız millî
devlet talebinde bulunan menfî milliyetçi hareketler karşısında giderek
zayıfladı.
Ne yazık ki, Osmanlı’nın elinin çektirildiği bütün
dünya coğrafyasında bugün tam bir kargaşa ve zulüm yaşanmaktadır.
Osmanlı’nın âdil ve insan onuruna saygılı idaresi altında varlıklarını
devam ettiren gayrimüslim tebaası, devletin birtakım sebeplerle son
dönemlerinde ortaya çıkan otorite boşluğu ve dış mihrakların tahrikleri
neticesinde küllenmiş kin ve düşmanlıkları tekrar gündeme getirerek
ülkeyi korkunç bunalımlara itti. Neticede koskoca Devlet-i Âliye’nin
parçalanmasıyla, Ortadoğu’dan Balkanlar’a, Kafkaslar’dan Afrika’ya
dünyamız bugün dört bir yanda yaşanan trajedilere, haksızlıklara,
savaşlara ve katliamlara sürüklendi.
Devletler muvazenesinde,
Tevhid’in en büyük temsilcisi ve tebliğcisi olan Devlet-i Âliye-i
Osmaniye, 623 yıllık ömrünün bütün dilimlerinde üzerine düşen vazifeyi
her türlü zor şartlara rağmen en mükemmel şekliyle ve asla sarsılmayan
bir hüsn-ü niyetle yapmaya gayret etmiş, kendisine teslim edilen
bayrağı elinden asla düşürmemiş, insanlığa mukaddes davayı anlatmaya
çalışmış, denge ve güven sembolü olarak dünyaya adalet, sevgi, hoşgörü
ve insanlık dersleri vermişti. Bu sayede de yüzyıllarca hâkim olduğu
coğrafyalarda milletler kardeşlik duyguları içinde, huzur içinde
yaşamışlardı.
Ortadoğu uzmanı Edward Said’in de belirttiği gibi;
dünyada köklü ve samimi bir barış ancak, Osmanlı millet sistemine
benzer bir sistemin, zamanın ruhuna ve telâkkilerine uygun bir şekilde
tatbik edilmesiyle yerleşecektir.